Bir ölü resmiyetinde, bir ölü sessizliğinde

Peki hangi avukat savunacaktı o bakışlarını?

Resmen cinayete teşebbüs kokuyorlardı.

Göz bebeğinden yansıyan kaldırımda yatıyordu bedenim,

Bir ölü resmiyetinde, bir ölü sessizliğinde…

Cesedimi almaya geldiklerinde saklanıyordum,

Yargıya intikal eden gülüşünün arka sokaklarında.

Kendi cenaze törenimi protokolden izlerken,

Yağmur yağıyordu kirpiklerinden kurduğum çatı katına.

Ve ben gidiyordum…

Ama pişmanlık nafile.

Zanlıydın artık mor göz altlarımın mahkemesinde.

Ben hep bir kabahat gibi aramıştım seni,

Demek o yüzden demişti hakim bey,

“Suçlu bulundu!” diye.

Elveda sevgilim,

Bekle şimdi beni,

Duvarları küfür kokan bir hapishanede;

Bir ölü resmiyetinde, bir ölü sessizliğinde…

Zaman

Masadan rüzgarla süzülür dostlar,
Çünkü zaman fırtınadır.
Mazinin gölgesine düşüp dağılır aşklar,
Çünkü zaman kırılgandır.
Karanlığın büyüsüne kapılır umutlar,
Son ışığı kabirde arar gönül, pervasızca.
Çünkü zaman öldürür.
Karsambanın ardında saklanır hayaller,
Ta ki zamanın koynunda yitip gidene kadar;
Çünkü zaman umutlandırır.
Kum tanelerini meze yapar insanlar,
Ama bilmezler ki kum taneleri yarım kalanlardır.
Ve, geçen zaman da yarım kalanlarındır.
Varsa hâlâ halin sarıl yarım kalan dostlara, aşklara, umutlara, hayallere…
Çünkü bir kere geçerse zaman en amansız ordularla bile geçemezsin o duvarı.
Çünkü zaman çıkmaz sokaktır, ertelediklerin ise aşamadığın o duvarın.

Yine de umutla bekledim

Susturdum yastık altı haykırışlarımı,
Sonlandı kasırgaya başkaldırışım.
Karmakarışıklığımız sarmaşığımdı,
Ama dağınık hayallere etmedim aldırış.
Yine de umutla bekledim…
Cümlelerime karışırdı heceler,
Her ünlem, ayrılıklarımızın mahzen dönemiydi.
Sen gün ışığıydın bense gece,
Ne güzel yıldızlarım vardı ama sen göremedin.
Yine de umutla bekledim…

Tutulma

Sen benim en nadide tiryakiliğimdin.
Rehavi makamından bir ezgiymişçesine üflerdim,İçime çektiğim dudaklarını
Kururdu sensizlikten, serap bahçelerinde çiçek açan ağzım.
Sanrılarım gerçeklerinin kesitleriydi adeta o sıralarda.
Sanki ayna tutulmuştu yorgun gecelerimizin üzerine.
Sabıkalarımın ablukasında sana tutundum.
Ay tutulmuştu, ben de aya tutuldum.
Yutkunamadıklarım tuzluydu, şekeri düşmüştü hayallerimin gece vuran tepelere.
Düşen sadece onlar değildi. Kızıla çalan gözlerinden iki parça da biz düştük:
Ben ve berraklığıyla abdest aldığım gözyaşların.

Çarşaf

Çarşafa sarılmış hayallerimin özgürlüğüydü ilk karşılaşmamız.
İdama mahkum bir adamın istikbalini düşlemesi gibi;
Yarını olmayacak birinin yarınıymışçasına;
Ve zamana ihtiyacı olan bir aşkın zamansızlığı kadar;
Garipti yüreğime düşen karaltın.
Ne en arifi anlar bendeki seni,
Ne de en aydını bilir benim sende bildiğimi.
Seni sevmek şey gibiydi:
Evsize ev, umutsuza umut, cesede mezar.
Ama malesef sadece mazi bundan ibaretti.
Bitişini hatırlıyorum da o şerimdi ve o da garipti.
Evet, anlaşamadık… Anımsıyorum da,
Kefene sarılmış bedenimin tutsaklığıydı son karşılaşmamız.

Saklambaç

Hatırlar mı ki avare düşlerimizi?
Ya amansız düşüşlerimizi?
Deniz yüzerken gözyaşlarımızda,
Küfürle savrulan bir gemideydim ben ihanet sularında,
Yine de alabora olurdum buselerinin kıyısında.
Sevişmelerimizi anımsarım da oyun gibiydi;
Kaybedişlerle bezenmiş rüya gibi bir oyun…
Ben aşkı kuşanırdım o şehvet kokan gecelerde,
O ise oyunu kaybedişlerimin zevkini.
Ama,
Kazanmakta da iyiyimdir;
Mesela,
Yüreğinin derinliklerinde saklambaç oynardık onunla,
Ben saklanırdım, o arardı.
Ve, hep ben kazanırdım…

İntihar

Karanlıkların ardında,
Uzun ince bir sokak lambasının altında,
O ilk öpücüğün ıslaklığıyla zehirlemişti beni.
Aynı zamanda,
Boğazımda düğümlenmiş kıvrak bir halattı elleri.
Gözleri boğulduğum deniz,
Gamzeleri düştüğüm çukur,
Dudakları içinde kaybolduğum ülkem…
Sesi de ölmeden önceki son duam gibiydi.
İntiharın o buz gibi okyanusunda duş alıyordum.
Gözlerim kapanıyordu;
Bir daha görmeyecesine,
Bir daha bakmayacasına.
Şimdi doktorlar ‘kendine kıymış’ diye mühürleyecek bedenimi.
Ama bilmeyecekler, bilemeyecekler!
Her intihar birinin cinayetidir aslında…

Gel, bize karış gel

Ey gülüşlerini düşlediğim,
Karış karış bana gel.
Keşkelerimin süslediği sen,
Sen, gel bize karış gel.
Seninle şirin olalım, şiir olalım.
Gel, dizelerimin dibinde uyu istersen.
İster misin?
Gelişin başlangıcımdır benim, sonudur şairin.
Ama tekrar gidersen işler değişir tabii ki…
Çünkü göze hoş gelen kadının gidişi şiir olur.

Biz olsaydık

Eğer biz olsaydık,
Sehvetin kıvılcımları gece yarılarında aramızda dans ederlerdi.
Uykusuz gözler hep bir önceki günü tekrar ederdi,
Takvimin ışıksız tenha mecralarında.
Empati yapamazdı insanlar bizimle;
Çünkü ancak benim gözlerime düşerdi cennetten
miras kalan kanatların.
Sana dokunduğumda yıldızlar güneşe nispet
yaparmışçasına parlardı adeta.
Gelmiş geçmiş en büyük aşk diyebilirdik buna!
Ama belki de diyemezdik…
Cunku sen ne gelmiştin ne de hiçbir zaman geçebildin.

Aynalar

Aynalar,
Sensizlikle lekelenmiş çehremi vuruyorlar yüzüme,
Gözlerimin altına mor menekşeler sermiş melekler,
Yıllar engebeli yollarla süslemiş gülümseyişlerimi.
Kaşlarım çatık,
Tıpkı haksız bir idamın mahkumu gibi.
Bazen de bir şiir kadar narin bakıyor gözlerim.
Aynalar,
Kırık dökük cam parçaları,
Çatlak duvarlara uzanmış ben parçaları.
Aynalar,
Tüm tamahkârlığıyla boyuyorlar büstümü,
Büsbütün alçaklık bu!
Alçaklık demişken;
Hatırlıyorum, sen de alçaktın!
Fakat sen gittin gideli hep yükseklerde aradım ben seni.